Yaşamak, dünyanın hamallığını kabul etmek demekmiş. Dünyaya gözlerini açan yüküne razı olarak gelirmiş. İnsan, yaş aldıkça anlıyor bazı acı gerçekleri. Gülmek de en az ağlamak kadar ağır bir yükmüş sırtımızda. Sevilmek ve sevmek eşsiz duygularmış gibi gelebiliyormuş insana. Bazen özlenebiliyormuş yalnızlığın soğuk duvarları. Burada, bu Adem’in sürgün yeri dünyada güzellikler acıların reklamıymış meğer. Hüznün pazarlamacısı hep mutluluk oluyormuş. Ve mutluluk, birincil sebebiymiş hüznün. İyi veya kötü diye kategoriler şeklinde kodladığımız insanların hiçbirinin ilk yerleştirdiğimiz konuma layık olmadığını zamanla acı bir geniz yanması eşliğinde öğreniyormuşuz. Yanılmak, yanlış tercihler yapmak değil miydi Adem’i insan yapan, dünyaya gelmesine sebep olan? Evet, burası sürgün yeri. Dünya. Bizler her yanlışımızda anımsamalıyız atalarımızı ve korkmamalıyız cennetten kovulacağız diye. Çünkü burası dünya. Kovulanların sürgün yeri. Yaradan’ın acıyla, sevinçle, ikramla, nimetle, hasılı maddi ve manevi hem varlık hem yoklukla sınama yeri… Havva’sını bulan Cennet’i düşünmesin. Yaradan ne derse uysun aşk ile. Çünkü ne Âdem gitti Havva’dan ne Havva gitti Adem’den vuslattan sonra.
Herkesin, herkesten ayrı tuttuğu birisi vardır. Kimi buldum sanır Havva’yı. ‘O, anlar beni.’ der. ‘O, benden iyi bilir beni.’ der. Hani kendi kendine konuşmaya cesaret edilmez bazen ama O’na söylenir her şey. Sonra işler tersine döner. Birden bire değişir her şey. Kimsenin kimseden farkı olmadan geçip gittiğini görürsün hayatından. Hep aynı hikâye. Hep aynı bahanesiyle. Birileri hep fazlaca iyi etmek için uğraşır yaraları birileri iyileşmek istemezken. Yaranı, acıtandan çok sevdiğini kimseler bilemez. Birileri seviyorum demeden anlatmak ister sevdiğini birileri incitir sevmeyi. Karmaşa başlar yaprakları döken rüzgarlar gibi rüzgarlar eser bazen. Toz kalkar görmez olur gözler. Gürültüden duymaz kulaklar artık. Yanlış anlaşılmalar başlar. Yanlış anlaşılmalar gidecek olanın savunmalarıdır. Çünkü gidecek olan yanlış anlar çoğu zaman. Gidenler geri dönmezler. Hiç dönmezler. Gidene geri dönülür. Aptalca geri dönülür. Israrla geri dönülür. Neyin savaşıdır bu? Düşünelim. Neyin mücadelesi bu?
Geride kalanın yalnızlıkla olan savaşı mı?
Geride kalanın aşkla olan savaşı mı?
Geride kalanın güvenle olan savaşı mı?
Geride kalanın gidenle olan savaşı mı?
Her durumda geride kalan savaş halindeyken giden neden ülkü durumundadır? Nedir insanı kendinden kaçana kuvvetle bağlayan zincir? Güven, cephelerin önündeki çuvallar gibi delik deşik olmuşken kurşun yemekten, sevginin tüm kemikleri kırıkken yüzlerce yerinden, insan neden en çok gidenin ardından yürümek ister?
Vazgeçmek, yoldan çekilmek, yalnızlığı şeref bilip ömür boyu gururla taşıyabilmek sevda çekmekten kat kat daha fazla muteberdir.
Yaşamak, gökkuşağının yedi rengi gibi rengarenk ve doğum ölüm arası uzun bir yoldur. Yürünmesi gerekir. Yaşamak, birileri için değil birisinin yaşamını taklitle değil kişisel benliğimizi tamamlayıp gelecekte bir fikir bir soru yahut bir eserle görevi dünyanın başka bir ucunda gözlerini açana bayrağı teslim edebilmek için elzemdir. Dünyada olmanın, imkânlar ölçüsünde iyi işler başaramamanın suali inananlar için pek çok sualden daha müşkül olacaktır.
Burası sürgün yeri madem, ayağımıza taşlar takılması dümdüz bir yolda yürümekten daha olağandır. Ayağımıza taşlar takılması, istediğimiz şeylerin çaba sarf etsek dahi olmaması düz yolda yürümekten, hiçbir emek vermeden her istediğimizin oluvermesinden daha normaldir.
Yürümek için ayaklarımızdan çok öz cesaretimize güvenirsek baston, sadece aksesuar yükü olacaktır. Ne olursa olsun bir başkasına yaslanmak yerine kendimize yaslanıp kendimizden güç aldığımız vakit bu sürgün yeri dünyanın bütün çetrefillerinden sıyırılmak mümkündür.
Nazım Hikmet’in dediği gibi:
“Yaşamak şakaya gelmez,
Büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
Bir sincap gibi mesela,
Yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
Yani bütün işin gücün yaşamak olacak.”





