Doğru ve yanlış nedir? Bu zamana kadar çokça kullandığımız bu iki kelimenin anlamını gerçekten biliyor muyuz? Ne doğrudur, ne yanlıştır bundan neden bu kadar eminiz? Halbuki doğru da yanlış da sadece kafanın içinde.
Doğruyu daha çok nesnel durumlarda söyleme cesareti gösterebiliriz: dünyanın dönüyor olması, elips olması, yerçekiminin varlığı… Bu yüzden doğruluğu nesnel olanlara bırakalım da diğer ‘’doğru’’ diye nitelendirdiklerimizden bahsedelim. Örneğin ahlaki kurallar herkes için ‘’doğru’’ olabilir mi? Birini öldürmeyi ele alalım: Bu kesinlikle ‘’yanlış’’tır, değil mi? Evrensel bir ahlak kuralı olarak görülür çünkü, birinin canına kıymak doğru değildir. Peki başka bir ülkede insanlara zarar veren birinin; bir daha hiç kimsenin canını yakamasın, onu görenler de bir başkasının canını yakamasın diye ölüm cezasına çarptırılması orada yaşayan ve bu düşünceyi benimsemiş olan bir insan için yanlış mıdır? Hayal etmeye çalışalım, keskin kuralların olduğu bir ortamda büyütülmüşüz ve yıllarca insanlara zarar veren birinin öldürülmesinin kesinlikle iyi bir şeye hizmet edeceği söylenmiş bize. Baktığımızda altında da iyi sonuç doğurabilecek bir düşünce yatıyor: ‘’Daha fazla insan zarar görmesin’’. Biz muhtemelen her canın bir değeri olduğunu düşündüğümüz için bunu anlayamayacağız ama ya başka birine zarar veren bireyin canının artık hiçbir öneminin olmayacağını öğrenmişseniz? Ya da tanrılar için insan kurban eden bir toplumu düşünelim. Bir insanı süsleyip püsleyip ateşe atmak ne kadar vahşice, ne kadar kan dondurucu değil mi? Ama o toplum için bu olağan, sıradan bir şey. Belki de kurban edilecek olan birey kendisiyle gurur duyuyor bile olabilir. Yine başka bir örnek, harakiriyi uygulayan bir Japon. Belki bize göre bir yanlış yaptığı için kendini öldürmek gereksiz; çünkü insan hatasını düzeltebilir, Düzeltilecek bir şey değilse de vicdan muhasebesini yapar ve hatasından ders çıkarıp yoluna devam edebilir. Fakat Japonlara göre bir hatayı kendi canından vazgeçebilecek kadar gözde büyütmek, bir ahlak timsalidir. Yani “doğru”dur. Bizler Körfez Geçiş Köprüsü’nün halatı koptuğu için kendini suçlu hisseden bir Japon mühendisin harakiri yapmasını anlayamayabiliriz fakat milyonlarca Japon, ‘’doğru’’ olanı yaptığı için kendi ülkesinin mühendisiyle gurur duymuş olabilir. ‘’Kötü’’ diye nitelendirdiğin her şey senin algında kötü. Ölmeyi kurtuluş olarak gören birine kurtuluşun da “kötü” olduğunu söyleyebilir misin?
Nesneller haricindekiler düşünüldüğünde doğru diye bir şeyin olmadığını söyleyebiliriz. Bunu anlamak için farklı toplumlara uzanmamıza ihtiyaç yok. Bugün muhafazakarlar için doğru farklıyken dini inanca mensup olmayanlar için farklıdır; A partisi için farklıyken B partisi için farklıdır, bir çocuk için farklıyken bir yetişkin için farklıdır, senin için farklıyken benim için farklıdır… ve bizler bu farklılıkları anlamadığımız için çok basit bir şekilde eleştiriyoruz, yargılıyoruz. Bir de bunları süslüyoruz: ‘’ya aslında dedikodudan nefret ederim ama…’’, ‘’başka fikirlere saygılıyım ama…’’, ‘’ben tarafsız bakmaya çalışıyorum ama…’’. Hayır; dedikodudan nefret etmiyorsun, başka fikirlere saygılı değilsin ve hiçbir zaman da tarafsız olmadın. Kabul edince yapması zor olmayacak olan şeyleri her cümlemize ekleye ekleye yalan söylediğimizi bile fark etmiyoruz. En kötüsü de karşımızdaki kişinin yalan söylediğimizi bile bile, isteyerek buna katılıyor olması. Herkese göre en iyisi kendisi. En tarafsızı, en saygılısı… Böyle böyle, kendini kandıra kandıra hayatını geçirmiş insanlar tanıyorum. Aslında çok zor değil dürüst bir hayat yaşamak ve birinin ‘’doğru’’sunu anlamaya çalışmak, önce ‘’eksik’’leri kabul etmek gerekiyor.
Bir birey, bir bireyin ‘’doğru’’larının nelere göre oluştuğunu nasıl anlamaya çalışabilir? Bu sürece girmeyeceğim, benim asıl bahsetmek istediğim her şeyin başlangıcı: “ben”. Ben; eğer kendi algılarımın nasıl, neye göre, nelerden etkilenerek oluştuğunu fark edebilirsem bir başkasının doğrularına saygı duyabilirim. İçinde bulunduğum kültürün, düşünme süreçlerimin, annemin, babamın, arkadaşlarımın etkisini kabul edebilirsem tarafsızlığı öğrenmek için adım atabilirim. Bir algının oluşması süreci nasıldır, bunu izleyebilirsem “dedikodudan” nefret edebilirim. Örneğin bugün kendini bağıra çağıra savunan birine; saçma bulduğum için gülmek yerine, “Belki de benim gibi sürekli kendini savunmasının gerekli olmadığı güvenli bir ortamda büyümedi” diyerek yargılamayabilirim. “Ben de açığım ama bu kadar da olmaz” diye kızmak yerine onun yaşadığı, büyüdüğü ortamlarda ‘’bu kadar olmaz’’ denilecek bir şey olarak görülmediğini anlayabilirim. Belki benim giyimim de ona yanlış geliyordur, gereksiz bir korumacılığı vardır kim bilebilir? Bir hocamın aklımdan çıkmayan bir sözü anlatmak istediğime küçük bir örnek veriyor; ‘’Psikolojik rahatsızlığı olan bazı insanlar; toplumda yaşananları bizim gibi tolere edemediği, ertesi gün unutamadığı, kendine dert edindiği, fazla duyarlı olduğu için böyle rahatsızlıklara sahip olabiliyorlar. Şimdi gerçekten onlar mı problemli, yoksa olaylara bu kadar kayıtsız kalabilen bizler mi problemliyiz?’’ Gerçekten algılarım her zaman ‘’doğru’’ diye nitelendirebileceğim şeyler mi, yoksa bir başkasının algıları ‘’doğru’’ olabilir mi? Aslına bakarsanız cevap, doğru diye bir şeyin olmadığı; doğru da yanlış da bir kafanın içinde.
Sevgiler.





Bu konu ile ilgili daha fazla yazı gelirse çok sevinirim.Takipteyim :)
Yazı çok başarılı tebrikler. Kapak görseli çok hoş orijinal haline nereden ulaşabilirim ?