Bağlanma teorisinin asıl fikri, romantik ilişkilerde geçmişte belirlenmiş kalıplarla davranmaya programlı olduğumuz. Bağlanma teorisinin kurucusu olan John Bowlby bu ana fikri, 1950-1960’larda bağlanma temellerinin beynimizde oluştuğunu ve ömrümüzün sonuna kadar bizimle kaldığını fark ederek ortaya koymuştu. Bu temellerin yalnızca çocukluktaki davranışlarımıza değil, yetişkinlik hayatımız boyunca romantik ilişkilerimize de etki ettiğine inanıyordu. 1987’de Cindy Hazan ve Phillip Shaver, Bowlby’nin bu düşüncesini test etti ve bir sonuca vardı: ‘Yetişkinler, çocuklarda görülen üç bağlanma stilinden birine sahipti.’
Bağlanma stilleri ilk olarak Mary Ainsworth tarafından keşfedildi. Anne ve bebek arasındaki etkileşimi gözlemlerken, bebeklerin ve çocukların anneyle üç bağlanma şekli geliştirdiğini ortaya koydu: Güvenli, kaygılı ve kaçıngan. Güvenli bağlanma kurabilen bebeklerin; çevrelerini keşfetmekte, öğrenmek ve gelişmekte, rahat ve güvende hissetmekte bakım verenini sağlam bir dayanak olarak kullanabildiği sonucuna ulaştı. Güvensiz bağlanma (kaygılı veya kaçıngan) stillerine sahip olan çocukların ise ya sakinleşmek için bakım vereninin nerede olduğundan emin olmaya ihtiyaç duyduğunu (kaygılı) ya da bakım vereninin, kendisine güvenli bir dayanak olmak için fazlasıyla yabancı kaldığını (kaçıngan) keşfetti.
Yetişkin hallerine baktığımızda güvenli bağlanan insanlar yakınlık konusunda oldukça rahat olurlar, genellikle sevgi doludurlar. Kaygılı insanlar yakınlık ihtiyacı duyarlar, kafaları çoğunlukla ilişkileriyle meşguldür ve partnerinin sevgisine yeterli karşılığı veremeyecekleri konusunda korku duyarlar. Kaçıngan insanlar ise yakın olmayı özgürlüğün kaybedilmesi olarak görürler ve bu yüzden yakınlığı kol mesafesinde tutma çabasında olurlar.
Kendine Yetmeye Dair Yanlış İnanç
Önceki yıllarda çocukların duygusal olarak kendi kendilerine yetmeleri gerektiğine dair yanlış bir inanç vardı. Batı toplumunda bir zamana kadar çocukların yalnız kaldıklarında ve kendi kendilerini sakinleştirme stratejilerini bulduklarında daha mutlu olacaklarını benimseyen bir inançtı bu. 1940’larda çocukların hayatıyla çok fazla ilgilenmenin onların ileride sağlıksız, uyumsuz bireyler olmalarına yol açacağına dair uzman uyarıları bulunuyordu. Anne ve babalara; bebeklere fazla ilgi göstermemeleri, ağlamalarına izin vermeleri, katı bir yemek eğitimi sunmaları vb. gereklilikler öneriliyordu. J. B. Watson, ‘’Bebeklerin ve Çocukların Psikolojik Bakımı (Psychological Care of Infant and Child)’’ isimli kitabında fazla sevginin tehlikelerine karşı ebeveynleri uyarıyordu. Kitabını ‘’mutlu bir çocuk yetiştiren ilk anneye’’ ithaf etmişti. Mutlu çocuk, kendini idare edebilen, korkusuz, uyumlu, özgüvenli, fiziksel bir acısı olmadıkça ağlamayan, birine karşı herhangi büyük bir bağlılığı olmayan bireydi. Daha sonra bağlanma teorisi ortaya çıktı ve çocuklara karşı bu yaklaşımın değişmesini sağladı.
1950-1960’larda Ainsworth ve Bowlby’nin yaptığı çalışma çocuğun psikolojisine dair yaklaşımlara olan bakışı değiştirecek bulgulara sahipti. Bundan önce ruh sağlığı çalışanları ebeveyn-çocuk bağının öneminin farkında değillerdi. Çocuğun anneyle olan bağının yalnızca gıda olduğunu düşünüyorlardı. Bowlby, tüm besin ihtiyaçları giderilmiş olan çocukların bile bir bağlanma figürü olmadığında gelişim seyirlerinin normal olmadığını fark etti. Fiziksel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişim konusunda yaşıtlarına göre geridelerdi. Dolayısıyla Ainsworth ve Bowlby’nin çalışmaları, bakım veren ve çocuk arasındaki bağın, temel fiziksel (yeme, içme vb) ihtiyaçlarımız kadar gerekli olduğunu ortaya çıkardı.
Çocuklar için olumsuz sonuçlar doğurabilen ancak değişmesine fırsat tanınan kendine yetmeye dair yanlış inanç, yetişkinlerde oldukça yaygın. Genel öğretilere bakıldığında ‘’Partnerinizle güçlü bir bağınız varsa bir şekilde yetersiz hissedersiniz, bu yüzden ayrışmak için kendi kendinize çalışmalısınız. Daha büyük bir kendilik duygusu geliştirmelisiniz.’’ gibi bu tarz doğru kabul edilen, çokça duyduğumuz öğretiler tüm ilişkilere uygulandığında zararlı sonuçlar doğurabiliyor. Biyolojik gerçeğimiz ise şudur; birbirine bağlanan iki kişi birbirinin tansiyonunu, nabzını, solunumunu, kanındaki hormon seviyesini düzenleyebilir. Yani birbirine bağlanan bireyler iki ‘’ayrı’’ varlık değil, birdir. Ancak popüler olan psikolojik yaklaşımlarda yetişkinler arası romantik ilişkilerde ayrışmaya dair vurgu çokça yapılır. Araştırmalara bakıldığında ise biyolojik açıdan bağımlılık bir gerçektir, seçim değil. Dr. James Coan, Richard Davidson ve Hillary Schaefer’in elektrik şoku çalışması bu gerçeği destekler. Bu çalışmada evli kadınların beyin taraması yapılır ve bu yapılırken onlara hafif bir elektrik şoku verileceği söylenerek stres oluşumuna ortam sağlanır. Normalde olması gereken, stres altındayken hipotalamusun harekete geçmesi ve stresle başa çıkabilmek için daha fazla çalışmaya başlamasıdır. Elektrik akımını yalnız başına bekleyen kadınlarda gerçekleşen budur ancak akımı beklerken bir yabancının elinden tutan kadınlarda görülen ölçümlere göre hipotalamusta daha az hareket olur. Kadınların eşlerinin elini tuttuğunda gözlemlenen sonuçlarda ise hipotalamustaki hareketin düşüşü daha büyüktür, neredeyse tespit edilemeyecek boyuttadır. Bu çalışmanın sonucuna göre iki birey yakın ilişkide olduğunda birbirlerinin fiziksel ve duygusal sağlığını düzenlerler. Fiziksel olarak varlıkları ve birbirleri için ulaşılabilir olmaları streslerini azaltır. Bu da kendini hipotalamusta belli etmiştir.
Bu sonuç ile alakalı olarak ‘’Bağlanma’’ kitabı şu soruya yer vermiştir: ‘’En temel biyolojimizin partnerlerimizden bu kadar etkilendiği bir gerçekken, onlarla kendimiz arasında üst seviyede bir ayrışmayı nasıl sürdürebiliriz?’’
Bağımlılık Paradoksu
Ayrışmaya ve bağımsız olmaya çalışarak daha mutlu olabileceğimiz düşüncesindense bağlanma literatüründe geçen ‘’bağımlılık paradoksu’’ dediğimiz ‘’bir’’ken mutlu ve bağımsız olmayı deneyimlemek daha olumlu sonuçlar doğurmuştur. Bağlanma teorisi, insanların ancak giderilmemiş olan ihtiyaçları kadar muhtaç olduklarını söyler. Buna göre bireyin duygusal ihtiyaçları karşılandığı zaman, ilgisi dışarıya yönelir. Bireyler partnerlerine ne kadar etkin şekilde bağlanırlarsa, o kadar cesur ve bağımsız olurlar. Yani bağlanma prensiplerine göre bağımlılık, kötü bir kelime değildir. Aksine iki bireyi, beraber olduklarında daha güçlü ve bağımsız kılar.





