Yazıma çok sevdiğim “Soul” animasyon filminden bir alıntıyla başlayacağım. Film, çocukluğundan beri tek tutkusu “caz müziği” olan bir adamın hikayesini konu alıyor. Büyük bir tutkuyla bağlı olduğu caz konusunda oldukça yetenekli olan bu adam sonunda hayranı olduğu bir grubun piyanisti olarak caz dünyasına adımını atar. Muhteşem bir ilk gösteriden sonra başrolümüz bir an duraksar ve grubun gramafoncusu olan kadına sorar:
❝Yarın ne yapacağız?❞
Kadın:
❝Yarın gelip yine çalacağız.❞
Başrol:
❝Daha farklı hissederim sanmıştım.❞
Çünkü başrol bunca yıllık hayalini gerçekleştirmiş, hayat amacına ulaşmıştır. Hayatı tamamen değişecek, her şey çok daha farklı olacak diye ummuştur. Ardından yanındaki kadın, yazımın da ilhamı olan şu hikayeyi anlatır:
Bir gün genç balık yaşlı balığa gider ve der ki : ❝O okyanus denilen yeri bulmaya çalışıyorum.❞
❝Okyanus mu?❞ der yaşlı balık. ❝Şu an bulunduğun yerdir. Burası.❞
Genç balık: ❝Ama burası su, ben okyanusu istiyorum.❞ der.
Bizler de genç balık gibi okyanusu arıyoruz. Hedeflerimiz, tutkularımız, arzularımız, ah şu da olsa çok mutlu olurum’larımız. Gelip geçici bir yolcu olduğumuz dünya denilen bu handa bazen bir hedefe, bazen maddi bir varlığa kitlenip koşuyoruz.
-Şu okulu kazanırsam her şey çok güzel olacak.
-Ah bir sevgilim olsa hayatım ne kadar farklı olurdu.
-Şu son model telefondan benim de bir tane olsa başka bir şey istemiyorum valla.
-Yurt dışında yaşasam çok mutlu olabilirdim.
-Bir estetik yaptırayım da görün beni. Hayatım değişecek.
Peki değişecek mi gerçekten? O mutluluk hali ne kadar sürecek? Hem deneyimle hem gözlemle sabittir ki DEĞİŞMEYECEK. Değişmeyecek, güzel kardeşim. Çünkü öz aynı öz. Sen aynı sen. Nereye gidersen git, neye sahip olursan ol. Zihnin habitatı yüreğinin hamuru değişmedikçe hiçbir şey değişmeyecek. Sadece yaşamayı gelecek o güzel günlere(!) ertelemiş olacaksın. Genç balık gibi içinde bulunduğumuz okyanusu, çevremizdeki güzellikleri göz ardı edip gözümüzü uzaklara dikmiş, arayıp bulmaya çalışıyoruz. Aslında aradığımız şeyin tam da içinde debelenip duruyoruz.
Gelin bir de şöyle bir açıdan bakalım. Belki de biz insanoğlu bu arzulama halini, bekleyişi seviyoruzdur. Bu hale alıştığımızdan, ulaşılan her hedefin ardından işaret parmağımızı kaldırıp “Şimdi de onu istiyorum!” diyoruzdur. Sonlu ömrümüzde kendi kendimize yarattığımız bir tür oyalanma yöntemi mi acaba bu? Bilincimizin, hakikati içten içe bilen ruhumuzu susturma şekli olabilir mi? Ya da şimdi, şu anda tam ve mükemmel olmaktan korkuyor bunu hiç gelmeyecek yarınlara erteliyoruzdur.
Yazımı bir başka alıntıyla noktalamak istiyorum. Bu sefer Dostoyevski ve Anna arasında geçen bir diyalog ileteceğim.
Dostoyevski: ❝Biliyor musun Anna, insan sonunda yine kendi arzusunu seviyor. Arzuladığını değil.❞
Anna: ❝Örnek verebilir misin?❞
Dostoyevski : ❝Mesela Kristof Kolomb Amerika’yı keşfettiğinde mutlu değildi, onu ararken mutluydu.❞





